Loading...

Blog

Bazen öyle mest olursun ki nefes almayı bile unutursun…

by Gülfidan Barış|April 12, 2016

Hani bazen öyle mest olursun ki, neredesin, kimsin, borcun mu var, derdin mi var, aç mısın, susuz musun? Unutursun… Spor yaparken olur, film seyrederken olur, sanatın içindeyken olur… Bazen, yazı yazarken öyle bir ruh haline girerim ki dalmış gitmişim. Sabahın üçü mü? Akşamın beşi mi? Bilmem. Dedim ya, bazen… Keşke daha sık olsa.

Eminim ki sizin de böyle alıp gittiğiniz, mutluluktan da mest olduğunuz, her şeyi unutup yaptığınız “şeyin-işin-eylemin” içinde kaybolduğunuz deneyimleriniz olmuştur. Ama ne yazık ki ya da belki de iyi ki, böylesi anlar çok ender yaşanır. Lakin hep anıda kalır, unutulmaz olur… Böylesi kendinden geçme, yaptığın eylemde kaybolma deneyimine “akış” deniyor. Bu deneyimi ilk kez ortaya koyan Macar asıllı bir psikolog Mihaly Csikszentmihalyi. Şu an yüzünüzün aldığı hali görür gibiyim. “Bu isim nasıl okunuyor ki?”, sorgulamasındasınız. Ben ve tanıdığım pek çok kimse bu ismi ilk kez duyup okuduğunda, bir süre durakladık, okuyamadık.

Mihaly, Akış Teorisi diye bilinen teorisine Optimal Deneyimlerin Psikolojisi adını vermiş. Teorinin hayatımızdaki yerini alışı da hayli ilginç. Mutsuz, parasız olduğu bir dönemde gittiği Carl Jung konferansından “mutluluk” sorgulaması ile çıkmış Csikszentmihalyi. Ve keşfetmiş ki mutluluk bir “oluş hali” değil. Mutluluk; ne sahip olunanlarla (para, pul ya da güç) ilgilidir, ne de şanslı olmakla mutlu olunur. Ona göre, mutluluk “olan” bir şey değildir. Mutlu olma hali, sanılanın aksine, bireyin çok rahat olduğu, dinlendiği, alıcı olduğu zamanlarda, mesela bulmaca çözerken, okkalı bir kahve içerken yaşanmaz. Tam tersine bireyin gergin/stresli olduğu, zorlandığı anlarda, tüm stresine ve zorlanmasına rağmen, kendini “iyi hissettiği” bir yükselme (ekstazi) halinde yaşanır.

O, mutluluğu arama yolunda yaptığı mülakatlarda, mutluluğu tanımlayan kişilerin mutlu oldukları anları “zorlandıkları ancak beden, zihin ve duygu bilincini kaybettikleri deneyimler” olarak tanımladıklarını keşfetmiştir. Mutluluk, bireyin yaptığı şeye tamamı ile kendini adaması, odaklanması ve yaptığı eyleme dalıp kaybolma halinin yarattığı hisler bütünüdür. Bireyin iç dünyasını (endişe, korku, düşünceler vb.), bedenini (açlık, susuzluk, uykusuzluk vb.) ve dış dünyayı (para-pul, hava koşulları vb.) unutup, sadece ve sadece yaptığına (spor, müzik, oyun gibi her ne ise) odaklandığı, bir yandan zorlandığı ancak bu odaklanışla tarif edilmez bir bütünlük hissi yaşadığı deneyimler mutluluk kaynağıdır.

Teorinin adının su gibi akmak, akıp gitmek şeklindeki metaforlardan esinlendiğini kolaylıkla yorumlamak mümkün. Black Swan filminde balerinin siyah bir kuğuya dönüştüğü sahneyi hatırlıyor musunuz? O sahnedeki balerin karakteri, rolüyle öylesine bütünleşmişti ki tam olarak “akış” halini yaşıyordu. Bu sahne öyle etkileyiciydi ki aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen ben hala hatırlıyorum. Filmi izleyenlerin çoğunun da hatırladığına yönelik bir iç görüm var.

Siz Ne Zaman ve Nasıl Akışta Hissettiniz?

Yazımın başında “eminim ki, bu tür deneyimleriniz olmuştur” demiştim. Eğer anılarınızdan böylesi bir deneyimi çekmekte zorlanıyorsanız, size akış haline girip, yapılan eylemde kendini kaybetme hallerinde önemli olabilecek bazı ipuçlarından söz edelim:

  1. Yaptığınıza derinden odaklanmışsanız ve sizi o konsantrasyondan çıkarmak kolay değilse (eşinizin seslenmesini duymuyorsanız, yanınızdan geçen tanıdığı fark etmemişseniz),
  2. Bedensel ihtiyaçlarınızı unutmuşsanız,
  3. Zaman önemini kaybetmişse,
  4. Mutluluktan mest olmuş, kendinizi yaptığınız şeyde kaybetmişseniz ve hatta deyim yerindeyse yükselmişseniz (ekstazi hali),
  5. Yapılan şeyin sonucu değil bir süreç olarak yaşanması önemliyse. Bin tane balık tutmada değil, balık tutmanın eylem olarak kendisindeyseniz,
  6. Başarmanız gereken/hedeflediğiniz/yaptığınız şey sizi ne çok endişelendiriyorsa ne de çok kolaysa,
  7. Kim olduğunuzu, nerede olduğunuzu kısacası varlığınızı unutarak o anı yaşamışsanız, ve anın yaşattığı mutluluktan sonra bir tık (haydi güncel ağzı ile ifade edelim, bir level atlamış olarak) başarma hissiyle yaşama devam ediyorsanız,
  8. Yaptığınız şey sizin, siz de yaptığınız şeyin içinde bir olmuşsanız, bütün olmuşsanız akış yaşadınız bir deneyimin içindesiniz demektir.

Şahane!

Peki Bunun Marka ile İlgisi Ne?

İnsanları mutlu etmek için tasarlanmış her şeyin özünde akış olduğuna inanıyorum. Yemek pişirmek, kitap-rapor yazmak, otomobil kullanmak, Facebook’ta yorum yazmak, internette bilgi aramak, tablette oyun oynamak, hiç gidilmemiş bir ülkeye seyahat etmek… Adını siz koyun… Eğer tüketiciyi/müşteriyi bir yandan kendini zorlarken öbür yandan da becerilerini en yüksek seviyesinde kullanmasını sağlıyorsa o hal akış haline davetiyedir. Bazen pasta yaparken, bazen bilgisayar oyunu oynarken, bazen sevgiliyi mutlu edecek bir sürprizin alış verişini yaparken, bazen de yeni alınan neyi üflerken yaşanır…

Hal böyleyken ve bize şahane bir teori sunulmuşken “markaya gönül vermişler tüm bunlardan kendilerine nasıl çıkarımlar yapabilir?”, diye düşündüğümde aklıma gelenler şunlar:

  • Tüketicinin-müşterinin akış yaşadığı deneyimlere göz atarak onu gerçek manada mutlu eden eylemlere bakılıp hedef kitle daha yakından tanınabilir. Örneğin, otomobil almış müşterilerin balık tutma, mantar toplama gibi bin bir türlü akış deneyimine odaklanmak, otomobil markasına, yeni bakış açıları sunabilecektir.
  • Akış deneyimi içinde markanın aldığı yere bakmak ve bu deneyimleri zenginleştirmek için çalışmak da mümkün olabilir. Zıpkın markası için dalış deneyimi, otomobil lastiği için sürüş deneyimi, cep telefonu uygulaması için kullanım deneyimi önemlidir. Ancak tıpkı tüketici gibi markanın da deneyim içinde yok olması, erimesi ve tüketicisi ile bütünleşmesi esastır. En klasik pazarlama bilgisi, tüketicinin “ürün” değil, “bir şeyleri yapabilme yeteneğini” satın aldığını söyler. Bu bilgiye paralel olarak, akışa odaklanan markalar tüketicinin markayı kullanırken “neyi başarmak istediğini” hiç aklından çıkarmamalıdır. Bana göre bu gerçekten çok zor başarılacak bir şeydir. Çünkü markalar, stratejik olarak, tüketicinin başarısında erimeyi değil yıldızlaşmayı hedefliyorlar. Oysa teoriye göre eriyen, yok olan ve hatta görünmez olan marka olabilmek gerek ama tüm bunları tüketicide eriyerek, tüketicide yok olarak, tüketiciyle bir olarak yapabilmek önemli. Özün özü, marka tüketicinin yaşayacağı akış deneyiminde onunla nasıl bütünleşebileceğine odaklanmalı.
  • Son bir öneri, markaların tüketicinin içinde kaybolduğu deneyimleri nasıl yaratabileceğini düşünmesi olabilir. Arttırılmış gerçeklik deneyimleri (augmented reality, virtual reality ve benzeri kavramlar), hologram uygulamaları muhteşem ipuçlarıdır ve sadece teknoloji temelli markalara değil, bence tüm markalara akış deneyimleri yaratma konusunda yardımcı olabilir. Bu teorinin, yukarıda sıralanan sekiz ipucunun ve teoriyi dikkate alarak yaptığım marka çıkarımlarının markalara ilham vereceğini umuyorum. Bu yazının su gibi okuduğunuz bir yazı olmasını diliyorum.

 

Mihaly Csikszentmihalyi: Flow, the secret to happiness

Kaynakça

• Csikszentmihalyi M. (1999). If we are so rich, why aren’t we happy? American Psychologist 54(10), 821-827.

• Csikszentmihalyi, M. (1997). Creativity: Flow and the Psychology of Discovery and Invention New York: Harper Collins Publishers

• Csikszentmihalyi M. (1994). The Evolving Self, New York: Harper Perennial.

• Csikszentmihalyi M. (1990). Flow: The Psychology of Optimal Experience, New York: Harper Collins Publishers.

• Csikszentmihalyi M. ve Csikszentmihalyi I. S. (1988). Optimal Experience: Psychological Studies of Flow in Consciousness, Cambridge: Cambridge University.

• Csikszentmihalyi, M. (1975). Beyond Boredom and Anxiety: Experiencing Flow in Work and Play, San Francisco, CA: Jossey-Bass Inc. Publishers.

Leave A Comment