Yokluk ve Yaratıcılık

4

Oynamaya yeri dar olanlara oyun önerileri

Temmuz-Ağustos sayısı için hazırlık yaptığım günlerde karşılaştım, beni derinden etkileyen ve bu yazımın ana konusu üzerine ilham veren makale ile. Başlığını okur okumaz yakaladı beni.

“Daha aza sahip olduğunuzda yaratmak: Kaynak kıtlığının ürünün kullanım yaratıcılığı üzerine etkisi”.

Makaleyi biraz daha derinden okudum, gerçekten çok yenilikçi. Yaptığım literatür taramasında benzerine, konu üzerinde yapılmış başka bir makaleye de rastlamadım.

Geçmiş (Brandmap) sayısında (Nisan 2016), bir lüks olarak hayatımıza giren ürünlerin ihtiyaca evrilme halini yazmıştım. O yazım, özetle, lüks olarak gördüklerimizin günün birinde en vazgeçilmezlerimiz olabileceğini söylüyordu. Belki de bu nedenle çekti beni kıtlıkta yaratma hali. Çünkü bolluk ve lüks neredeyse, yokluk ve mahrumiyet onun tam zıddındaydı. Lükste rehavet, mahrumiyette hareket vardı ya da benim zihnim öyle varsaydı.

Yaptıklarım Sahip Olduklarımın Garantisinde Midir?

Kaynak yokluğu dendiğinde aklıma hemen girişimcilik eğitimlerim geldi. Şimdiye kadar kaç kez girişimcilik eğitimi vermişsem, hepsinde muhteşem bir karakter vardı. Adı her seferinde değişti; Ali oldu, Ayşe oldu ama muhabbeti hiç değişmedi: “Hocam şahane bir iş fikrim var, ama kaynağım yok”. Biliyorum çok sıkıldık garajdan büyüyen marka öykülerinden. Ama şaka bir yana, pek çok markanın öyküsü bu yoldan geçiyor, böyle anlatılıyor. Üstelik eğitimlerde varlıkla yaratılan markalar için en çok karşılaştığım eleştiri cümlesi de şuydu: “Aman hocam, o (soyadı, marka portföyü, network…) bende olacak, ben de yaratırım en kral markayı”. Oysa kaynağa sahip olmak marka dünyasında tek ve yeterli başarı koşulu değil.

Stratejik açıdan işletmelerin “kaynakları”, neler yapabildiğinin ve yapabileceğinin önemli belirleyicisi. Ancak bir de yetenekler, beceriler var. Yani işletmenin sahip olduklarıyla, kaynaklarıyla neler yaptığı, yapabildiği! Rekabetçi üstünlük de zaten yeteneklerde, becerilerde yatıyor. Sözün özü iş dünyasında da kaynağa sahip olmak başarıyı garantilemiyor.

Ne Kadar Aza Sahipse İnsan O Kadar Yaratıcı

Yaratıcı olmak iş dünyasının en büyülü kelimelerinden biri. Hele ki bu ve benzeri  marka ve iş dünyası dergilerini okuyorsanız temel kavramlar listenizin en başlarında yer alıyor yaratıcılık. “Yaratıcılık yokluktan besleniyor” diyor literatür. Bunu da şöyle açıklıyor; zihin, varlıklı koşullar altında, sahip olduklarının zihinsel koşullamasına takılıp, yeni yollar, yeni kullanımlar, yeni uygulamalar aramakta körlüğe düşebiliyor.

Sahip olduklarımız ya da sahip olmak üzerine düşüncelerimiz, davranışlarımızı etkiliyor. Paranın insan davranışları üzerine etkisini araştıran bir makalede, sadece paraya sahip olmanın değil, “para fikrinin” bile davranışları çok ciddi etkilediği görülmüş. Deneye katılan iki gruptan birine zenginlik/variyet dolu bir öykü, diğerine yoksulluk dolu bir öykü okutularak ya da bir gruba para konulu ekran koruyucu, diğer gruba akvaryum konulu ekran koruyucusu göstermek suretiyle yapılan deneylerde çok şaşırtıcı bulgular ortaya konmuş. Bırakın paraya sahip olmayı, para öyküsünün/görüntüsünün bile davranışlarımızı değiştirebiliyor olması düşüncesi çok ürkütücü. Bulgularına göre, paranın öyküsü/görüntüsü insanları yardım istemekten alıkoyabiliyor; daha az yardım önermesine, daha az para bağışlamasına neden olabiliyor; paranın görseli bile sandalye-oturma mesafesini dahi odadaki diğer kişilerden uzak tutmasına (yani fiziksel mesafe ihtiyacı duymasına); daha bireysel eğlencelere yönelmesine (dört kişilik yemek daveti vermek yerine dört yemek dersi almak gibi) neden olabiliyor diyor bu araştırma. Şimdi gel de düşünme, ey variyet, seninle de olmuyor sensiz de olmuyor.

Yaratıcı Olmak

Yaratıcılık aslında iş dünyasında, reklam sektöründe, sanatın içinde olalım olmayalım hepimizin temel meselelerinden biri. Tüketici olarak hepimizin. Tam olarak bu nedenle hobi sektörü çok iş yapıyor, moda sektörü her altı ayda bir deviniyor. Ev dekorasyonu, bahçe temalı çok büyük marketler açılıyor, açtığınız her kanalda yemekle ilgili bir program-video var, boyama kitapları en çok satanlar oluyor. Instagram ve benzeri mikrobloglar bile yaratıcılığımızın uygulama sahaları olarak elimizden düşmüyor. Lego, IKEA gibi markaların büyüme sırrı da tüketicilere sunduğu yaratıcılık imkanında yatıyor.

Yaratıcılık isimli dergideki bir makalede, yaratıcılık “mevcut olan şeylerin üzerinde düşünüp taşınarak, onların yeni bir şeye dönüştürülmesi” olarak tanımlanıyor. Yaratıcılığın iki temel özelliği var, ilki orijinal, görülmemiş, duyulmamış olması; yani şaşırtması. İkinci özelliği ise bir işe yaraması, yani fonksiyonel olması. Sanatta ilk özellik ön plandayken, iş hayatı için iki özellik birden gerekli olabiliyor. Yaratıcı bir düşüncenin bir işe yaraması, hayatı kolaylaştırması gerekiyor. Bu nokta tüketici yaratıcılığı için özellikle önemli, çünkü tüketici sürekli tüketim bağlamında sorunlarına yenilikçi ve kullanışlı çözümler, fikirler üretme gayretinde.

Kıtlıkta Çıkan Yaratıcı Fikirler

Hayatımın en büyük yokluk-kıtlık dönemi öğrenci olduğum günlerdi. Hepimizin aklına, “yokluk” dendiğinde öğrencilik hallerine ait anılar şu an düşmüştür sanırım. Öyle anılar ki öğrenci evlerinde tost makinesi misyonlu ütüler, ütü misyonlu çaydanlıklar-saç düzleştiriciler, çalar saatli kapı zilleri, projeksiyon perdesi misyonlu beyaz tişörtler ve daha nicesi. Gülümsediğinizi görüyor gibiyim. O anıları böylesine akılda kalıcı yapan neden ise şu: ihtiyaç halinde ürünlerin amacına hiç uymayan şekillerde kullanılması ve sorunların etkin bir şekilde çözülmesi.

Biz tüketiciler, kıvrak birkaç düşünceyle ürünlerin zihinlerimize kazılmış sabitliğinden sıyrılıp, farklı kullanım alanları bulabiliyoruz. Ancak bunu yapabilmemiz için ütümüz varken tost makinamızın olmaması, saç düzleştirme aletimiz varken ütümüzün olmaması gerekiyor, ya da ütü ve tost makinası alacak kaynağımızın (paramızın, zamanımızın, imkanımızın vb.) olmaması. Özetle tüketim dünyasında iki tür var oluş var: Koşa koşa tost makinası ya da ütü almaya gidenler ki böylelerinin evi alakalı alakasız aletle dolu (misal mısır patlatma makinası, yumurta kaynatma aleti, mangal ateşleme fanı, araç içi hava temizleme aleti) ya da var olanlarla-eldekilerle yaratıcı sürece girenler. Siz hangisindensiniz? diye sormayacağım.

En büyük kıtlık zamanlarının mirası ezogelin çorbasıyla büyüyen bu topraklar, yaratıcı tüketicilerle doludur bence.

Bu yazının marka adına çıkarımları nedir, derseniz: Yaratıcılık ihtiyacı nefes almak gibi bir şeydir. Sizde, bende ve tüm tüketicilerde var. Tüketicilere hangi araçlarla, vesilelerle yaratıcı olma imkanı sunuyorsunuz, düşünün. Sattığınız su, un, domates olsa bile tüketicinizin yaratıcılık ihtiyacını unutmayın.

Ek olarak, tüketicilerinizin yaratıcılığına şans verin, onların yaratıcılık öykülerini dinleyin. Özellikle sizin yaratıcılık bağlamında körleştiğiniz zamanlarda, onların öyküleri farklı kaynaklara sahip olup, kaynaklarını etkin kullanmak isteyen bir bakış açısı sunabilecektir.

Bir başka önerim ise, nerede yaratıcı sürece giriyorsanız o süreçte, daha önceki çözümlerinizin, başarılı yollarınızın, garantili uygulamalarınızın sizi zihinsel olarak sabitleyebileceğini unutmayın. Unutmayın elinizdeki ütü ile sadece ütü değil daha pek çok şey yapabilirsiniz.

Son önerim de yaratıcı süreçlere girdiğinizde bolluk-varlık-refah duygusundan/düşüncesinden ve hatta beden durumundan, kıtlık haline geçmeniz. Misal, iptal edin o masaj randevunuzu, saç kesim işinizi. Erteleyin en yakın arkadaşınızla öğle buluşmasını. Unutmayın! Araştırmalar, yokluk, yaratıcılığı besler diyor.

BU YAZI BRANDMAP dergisi Temmuz Ağustos 2016 sayısında yayımlanmıştır.

Kaynaklar

Kathleen D. Vohs, Nicole L. Mead ve Miranda E. Goode (2006), “The Psychological Consequences of Money”, Science, 17 Nov:314:1154-1156.
Mark A. Runco (2015), “A Commentary on the Social Perspective on Creativity”, Creativity Theories-Research-Applications, 2:1:21-31.
Ravi Mehta ve Meng Zhu (2015), “Creating When You Have Less: The Impact of Resource Scarcity on Product Use Creativity”, Journal of Consumer Research, 42:767-782: 2016.

Kadınların yaşı sorulmaz tarihinde Eskişehir’de doğmuşum. Dünya’ya geliş şeklim bile ters olduğundan mı nedir bilmiyorum, “ters yüz” bakıyorum pek çok şeye. Sıradan yaşamın; sıradan çocuklarındanım. “Öğretmen” kelimesinin çok hakkını veren babamla “sevgi” jenaratörü annemin yetiştirdiği iki temiz çocuktuk biz kardeşimle. Ticaret konuşulan bir evde, ticaretin eğitimini alarak (Anadolu Üniversitesi İİBF) büyüdüm, yüksek lisans (Anadolu Üniversitesi SBE) yaparken pazarlama bilimine gönül verdim. İngiltere’de (The University of Sheffield) strateji konulu doktora tezimi yazarken aslında her şeyin “tüketici” için olduğunu keşfettim; ve onu mutlu edecek şeylere kaydı aklım. Şimdi ne yazsam-çizsem; ne araştırsam içinde tüketici-duygu-zihin ve markalar var. Anadolu Üniversitesi’nde pazarlama, marka ve tüketici davranışı derslerine giriyorum ve… Yaptığım işi çok seviyorum.

Related Posts

Leave a Reply

My New Stories